Oniki

|
durduk yerde rüya görülmez. ya uyuyor olman gerek, ya da delirmiş.
gördüğün rüya durduk yerde bütün gün sürmez. ya uyanmamışsındır, ya da delirmiş.
rüyayı yorumlayamayışın da durduk yere değil. ya gerçektir, ya kaçtığın.
kaçtıklarınla dolu rüyalardan uyan da gül. ya çok kaçmışsın, ya da gerçek değilmiş.

Onbir

|
kadın olmak. bir kadın çeşidi olmak. bir kadın olarak insan olmak....
üç beş tane kitap okuyup psikanalist kesilmek. geçmişe dönmek, kaynağı aramak... savunma mekanizmalarına bok atmak ve durmadan şikayet etmek.

nasıl olduğumu soranlara hep iyiyim dediğim halde kimsenin beni anlamadığından, benimle ilgilenmediğinden falan yakınıyorum. ikinci ergenliğimi yaşıyorum. daha bilinçli, daha "bilir"li, daha aydınlanmış. bütün ışık sistemini kurduktan sonra sigortayı attırmak gibi...

şimdi burada, gizli gizli, kimseye söylemediklerimi anlatırken bile çekiniyor, kısıtlıyorum kendimi. neye göre şekil veriyorum kendime? "sevgili kimse" diye başlayan bu numaralandırılmış iç dökmeler bile süper egoya takılıyor, sansürlüyorum kendi kendimi.
salıversem her şeyi... ortaya ne çıkacak bilmiyorum.

On

|
28 yaşındaki bir kadın intihar etti. ölmeye yeltendi desek daha doğru olur, çünkü hala aramızda. insanı çevreleyen o korkunç ne yaptın senler arasında.
benim sahip olmayı istediğim pek çok şeye sahip. çok severek özendiğim biri üstelik. çat! ölüme meyletti.

olur, neyse. o acil çıkış kapısındaki çıkış yazısının kırmızısının cezbetmediği bi tane bile insan yoktur eminim.

o hep orada.
var.

bugün sinir krizi geçirip bebek çığlıklarıyla ağlarken o kadın, etrafımı hayaletler sardı. eşikten getirmiş olacak, üstü başı kirlenmiş, ruhu..
üzerimde bıraktığı ağırlığı bir süredir kurduğum o iyiyim hafifim balonuyla karşılaştırınca balon patlayıverdi. o kadın çıkışa meyletti, geri geldi.
geldiği yerin tortuları, birkaç gündür gayri ihtiyari muhattap olduğum o kapı fikri, oraya daha fazla dönüp bakmama neden oldu.

o hep oradaydı. hala orada.

hep orda olacak. ama hayatın boş tarafından bakınca, ışık kırılması yüzünden midir, daha bir cazip göründü bana.

Dokuz

|
"intihar etti."

birine telefonda söylenmemesi gereken şeyler listesinde ilk beşe rahat girer.

Sekiz

|
cümlenin sonunda "anladın mı" diyip durmak sinir bozucu. dilime dolanmıştı bir ara da, aramızın bozulmaya başladığı bir dönemde bir arkadaşım 'şunu söyleyip durma' dedi diye iyice sinir olmuştum. ulan dilime dolanmış işte n'apayım. (ağzından çıkanı kontrol edememek ve farkındalık günahlarına da girilebilir burdan ama sapmayacağım şimdi..)
psikanalitik düşünmeyi de pek severim.(hahayt.) batı tarzı analizci zihniyet her zaman dalga geçtiğim bir şey olmasına rağmen beni eğlendirdiği için, ara ara uğrar yanıma. insanın diline takılan sözler, tamlamalar, söz öbekleri falan üzerine düşünürken de "hmm" dedim. "konuştuğum kişilerin beni anlamıyor olmasından endişe duyuyor olmalıyım." bilinçsizce sayıklananlarla aynı kefeye koymuşum biraz...

ama cidden, bu endişe ümitsizliğe dönüştü. konuşmamaya başladım. sarhoş olup 'ulan ikinci ergenliğimi yaşıyorum' bile dedim. kimse beni anlamıyor kafası... sustum, pıstım kaldım. şimdi de konuşurken karşındakinin anlayıp anlamadığını düşünmeden allah ne verdiyse konuşmayı benimsedim. ben bunu dedikten sonra da, (sen misin kimse kimseyi anlayamaz diyen..) bir kara bulut çöktü üzerime.

hiç içimden gelmiyor konuşmak. derdimi anlatmak. ne olacak ki diyorum. böylece aklım söylemeye niyetlenip kurduğum ve söylememeyi seçtiğim cümleler mezarlığına dönüşüyor. hayaletleri de var üstelik.

korkunç kıskançlık triplerime yenisi eklendi. 'konuşabilen' insanları kıskanıyorum. ve bunu tutup da burada itiraf etmek sinir bozucu. anladın mı?

Yedi

|
gerçeklik diye ağzımızda gevelediğimiz şey aslında çok komik bir şey. komik tabi ya.

bir ayılıyorum, kadıköy'de bir taş banka oturmuş, bön bön (hatta muhtemelen şaşı şaşı) geleni gideni izliyorum.
bi daha ayılıyorum, galatasaray'da güzel beyaz bir sandalyede zarifçe sigaramı sallayarak şuh kahkahalar atıyorum.
sonra birden bir yerlerde dans ediyor oluyorum.
bir anda yastığımda buluyorum kendimi. küçücük olmuş, yastığa gömülmüş, daha fazla karanlığa ihtiyacı varken..

içimi ilk kez saf öfke ve nefretle dolduran gıcık mı gıcık, insan israfı bir kadın vardı. "adam öldürmek diye bir şey var arkadaş, var ve gerçek" demiştim onun yüzünden. zarar vermediğim için ara ara pişman olduğum bir kadın. yaşlı, cüce, çirkin, nefesi kokan, kompleksli ve berbat gülüşüyle sürekli hayat hikayesini anlatan rezalet biri. hayatımın küçük bir bölümünü karıştırmayı başarmış falan neyse...
geçenlerde ona rastladım. "aa naber?" dedi. durdum. baktım. "iyiyim. seni sormalı" dedim. sonra biraz konuştuk. sonra midem bulandı. sonra gittim.

Altı

|
'evrende küçük kozmik bir sivilce olmak' ile ilgili tüm robbinsvari kabbullenmişliğime rağmen, farkındalık ve tanıklık ederek yaşama ile ilgili tüm oshovari hafifliğime rağmen, rüzgarda uçuşan bahar çiçeği yapraklarının ağaçtan uzaklaşmasını gördüğümde heyecanlanan pembe bir romantik olmama rağmen, kesinlikle 'adamım' dediğim adamın kadını olmanın güveniyle dimdik dururken, geçmişi sikip atmış, geleceğe nanik yaparken; her şey iyiyken, her şey ama her şey çok çok güzelken,

o kadın bana bok gibi davrandığında nasıl her yer simsiyah olabiliyor hala? her şey tatsız tuzsuz bir ulumaya, uğursuz bir iç geçirmeye dönüşebiliyor ve ben böyle düşebiliyorum?